6 Haziran 2023 Salı

Sesteş ve Sözdeş Aydınlar

Türkiye' nin geldiği nokta çok entereşanlaşmaya başladı. Bir yandan bağımsızlaşma mücadelesi veren İslamcı ve Anti-Atatürkçü bir iktidar oluşumu hızla Atatürkçüleşirken, diğer yandan onun boşalttığı siyasi alanı hınca hınç doldurmaya çalışan ana muhalefet var. CHP' ye "Türk Bayrağı' nı ver, HDP' yi al" deseler kabul ederler miydi diye soralım, aklı başında hiç kimse "ederdi" demez. Ama etti, etmiş oldu. Şu anki görünüm CHP' nin son genel seçimlerine gireceği yönünde, hatta bunu kimse engelleyemez artık. 

75 yaşında olan bu zat, dünyanın hangi ülkesine giderse gitsin sosyal güvenlik kanunlarına göre oranın emeklisi olur, fakat Türkiye' de umudun temsilcisi. Biz neden bu yaşlılara bel bağladık? Biz genç bir toplum değil miyiz? Ulu önderimiz büyük Atatürk 57 yaşında vefat etmedi mi? Vefat etmeden önce ömrünü doldurmuş ve hep kaybetmekte olan bir imparatorluğu sona erdirip sağlıklı ve modern bir Cumhuriyet kurmadı mı? Yeniliğe neden kapalıyız? 

Atatürk' ün kurduğu CHP' nin devri sona ermiştir. Türkiye Cumhuriyeti' nin yaşaması için artık CHP' nin sona ermesi lazım. 

Çünkü CHP hiçbir şeyi temsil etmiyor. Eridi, kurudu ve yök edildi. Hiç kimsenin Atatürkçü düşüncelerle ilgili söz edecek bir dermanı yok. Zaten ne söylediğini ve o sözlerin ne anlama geldiğini kavrama şansları bile yok, okumamışlar ve bilmiyorlar. CHP bir çıkmazın içinde, sebebi de belli. Kılıçdaroğlu' nun partiyi çürütüp değiştirmesi. Seçmen tabanı da bu değişim yavaş ve kademeli olduğundan farkına varamadı. Şu anda ne yaparsanız yapın CHP kayıp partidir. Hiçbir umut vermez, ve vermemeye devam edecektir. 

Kılıçdaroğlu olmayacak her şeyi yaptı ve parti bu hale geldi, Erdoğan nefretinden başka hiçbir ortak noktası olmayan insanları bir araya getirip onlara da bir isim verdi, adına Altılı Masa dedi. Ümit Özdağ ile HDP' yi aynı potada eritti ama olmadı. Vatandaş aktif terör örgütünün temsilcisine (HDP) karşın pasif terör örgütününün pek de oy alamayan ve oy alamadığı için hiçbir şeyde sözünün geçemeyeceğine emin olduğu temsilcisini (Hüda-Par) yeğledi. Vatandaş yerli ve milli ile dalga geçen tipleri seçmedi, vatandaş ülkenin dümeninin yurt dışında olmasını istemedi. 

Ama ne acıdır ki, 2007 yılında "ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye!" diye eline bayrak alıp sokağa dökülen teyzeler şimdi Kılıçdaroğlu fanatiği. Meğerse bu muhteşem sözü onlar söylememiş, meydanların sesini yansıtmışlar. 

Şimdi iktidar "ne ABD ne AB" diyor, muhalefet de "ne Çin ne de Rusya" diyor. Bizler ise "Hepsine Hayır, Tek Bağımsız Türkiye!" diyoruz. Meselemiz budur zaten. Tam bağımsız bir devlet kaldığına inanmıyoruz, bağımsızlık mertebesine yükselen ilk ülke Türkiye olsun diyoruz. Çünkü büyük bir dünya savaşı kapımızda, bu savaşa herhangi bir tarafta olup da dahil olmayan yanacak. 

ABD ona en son saldıran ülkeye nükleer bomba attı, iki şehirde toplam 200.000 üzerinde insan ilk anda yok oldu. Hayvan, bitki ve hatta mikroorganizmalar bile yok oldu. O topraklarda yoğun radyasyon dolayısıyla bitki yetişmedi. Yarım milyon kişi kanserden hayatını kaybetti. Hiroshima' ya atılan nükleer bomba 4.5 ton ton ağırlığında, yani kilogramı başına 20 insan hayatını kaybetti. Hatta bu 4.5 tonun sadece 64 kilogramı Uranyum olduğundan 1 gram Uranyum 2 kişi öldürdü diyebiliriz. Şehrin nüfusunun yüzde 40' inin birkaç saniye içinde yok olduğunu düşünün. 

Çıkacak olan bu savaşta artık herkesin elinde bomba var, tarafların bomba attırabilecekleri küçük uydu ülkeler de var. Kaç milyon insan ölecek dersiniz böyle bir dünya savaşında? Bence en az 500 milyon. Nükleer bombadan ölecekler 1 milyonu geçmez bu arada, savaşın kendisinden ölenler ise 10 milyonu asmaz. Çoğu insan savaşın getirdiği açlık ve hastalıktan ölecek, her seferinde olduğu gibi. Etrafınızda size yardımcı olacak insanların sayısını şimdiden artırınız, ileride bu tarz global afet dönemlerinde size onlar yardım edecek. 

Peki bağımsız olmak ne anlama geliyor? Öncelikle şu anlama geliyor, Doğu ve Batı' nın tam sınırında olan Türkiye' nin bir global cephe olmasının önüne geçiyor. Yani İsviçre savaşa dahil olsa bile jeopolitik konumu nedeniyle yine bir savaş alanı olmayacak ama Türkiye savaşa dahil olmasa bile kaldıracağı yükün çok ağır olduğunu tahmin etmek gerek. O halde bağımsız kalmanın önemi daha da artıyor. 

Türkiye' nin geldiği nokta çok entereşanlaşmaya başladı, yeniden. Türkiye' nin sözde aydınları CHP' nin konumlandığı yeni noktayı beğendi. Sabancı Üniversitesi' nde Cumhuriyetten bile daha uzun ömürlü olacağı iddiasıyla kurulan İstanbul Politikalar Merkezi' nde çalışan bütün uzmanların ekonominin kötü gidişatına rağmen iştah kabartmasının sebebi bu. Sabancı' nın neden ülkenin zararına çalıştığı ise merak konusu, onlar da kandırılıyor olabilirler. 

Ülkenin aydınları özgür düşünceli olmalılar, maaşlı çalışmamalılar, cesur olmalılar ve herhangi bir bağ veya bağlantıdan ayrık (münezzeh) olmalılar. Ülkenin aydınları aynı sese sahip olmamalılar, farklı görüş, düşünce, eser üretmeliler ve bizi fikirden fikire çalkalamalılar. 

Aydınlar fraksiyonlaşırsa sesleri gürültüye dönüşür. Bir tribün rakip takımın tribününe bağırır, bu da hiçbir şeyi değiştirmez. Şu anda Türkiye' de olan bu, aydınlar için üçüncü yol yok. Üçüncü yola çıkmak isteyenleri de kırbaçlayarak hizaya sokuyor her iki taraf da. Halbuki fikirlerin çatışması için öncelikle kişilerin bir araya gelmesi lazım. Siyah veya beyazın söylediği yoldan gitmek bize her zaman kaybettirir, halbuki hayatın bütün tadı ve keyfi grinin tonlarındadır. Hayat 1 veya 0, evet veya hayır, Doğu veya Batı değildir, hayat bunların hepsi ve herkes için özgün bir karışımıdır. Türk toplumu aradığı karakteri bulmak istiyorsa grinin gücüne güvenmeli. 

Sevgiler. 

Tolga Tarkan Ölmez

29 Ekim 2020 Perşembe

29 Ekim Cumhuriyet Bayrami' miz kutlu olsun!

Bugun 29 Ekim 2020, Turkiye Cumhuriyeti' nin ilaninin 97. yil donumu. 97 yildir cesitli badireler atlatsa da sapasaglam yoluna devam eden bir cumhuriyet var bugun. Cilginliklarin cografyasinda vatandaslarini nispeten hayatta tutabilen bir rejimiz biz. Son 30 yilda komsularimizin yarisi savas gordu, yarisindan fazlasi sefalet icinde, cogu bir super gucun gudumu altinda, bir kismi ya isgalci, ya da isgal altinda. Terore alisik olmayan komsumuz yok gibi. Bu saydiklarimin bir kismi ulkemiz icin de gecerli, hangilerinin oldugunu soylersem ic siyaset yapmis olurum. Ben aksine 1920li yillarin dis siyasetine deginmek istiyorum bu kutlu gunde.

1920' lerde dunyanin patronu Britanya Imparatorlugu idi. Inanmayabilirsiniz ama dunyanin ceyregi tamamen Britanya kontrolunde idi. Kanada, Avusturalya-Papua Yeni Gine, Malezya, Hindistan-Pakistan-Banglades, Arap yarimadasi, Suriye-Irak-Kibris, Somali-Sudan-Kenya-Uganda-Tanzanya-Zimbabve-Namibya-Botsvana, Gana-Nijerya-Sierra Leone-Gambia, Karayipler-Bahama-Guyana ve Honduras ulkeleri tamamen Britanya Imparatorlugu kontrolundeydi. Bu kadar cok ulkeyi ve toplamda 500 milyonu asan bir nufusu kontrol etmek o zaman nufusu 50 milyon olan Britanya icin ne cok kolaydi, ne de cok zordu. Karsilastirmak adina Osmanli 1. Dunya Savasi' ndan once 18 milyon idi, cumhuriyet ilan edilene kadar olumler ve toprak kayiplariyla nufus 12 milyonun altina inmis idi. Hem Osmanli (veya Turkiye) hem de Britanya savastan cikmis oldugu icin bu konuda biri digerinden daha iyi konumda degildi. Yani uzun lafin kisasi Britanya her alanda Turkiye' den en az 3-5 kat ustun idi. 

Kurtulus Savasi aslinda eger cok zorlarsak Ankara Hukumeti-Britanya savasina indirgenebilir. Bazilarimiz buna Fransa' yi da katmak isteyebilir. 1. Dunya Savasi sona erdiginde, Britanyalilar-Italyanlar-Fransizlar-Amerikalilar bir araya gelip Osmanli topraklarini tamamen parcalamak ve Buyuk Ermenistan, Buyuk Yunanistan ve belki Kurdistan devletlerini kurma niyetindeydiler. Osmanli' nin kalan topraklarini ise boyun egmis bir uydu devlete cevirme niyetinde idiler. 

Bu gayenin onunde Ankara Hukumeti duruyordu. Sevr' i tam olarak uygulamaya koymak icin son direnis gucu olan Ankara Hukumeti' nin direnisini kirmak gerekiyordu. Sevr haritasina bakarsaniz Fransizlari (aslinda askerlerinin cogu Ermeni olan) guneyden kovan halkin ve kumandanlarin kahramanliklarini hatirlarsiniz. Kahraman olan Maras'i, Sanli olan Urfa' yi, Gazi olan Antep' i ve 3 Ali Pasa' yi gorursunuz (Ali Fuat Cebesoy, Ali Kilic, Ali Saip Ursavas). Bu bolge Fransa' nin dogrudan kontrol etmek istedigi bir bolge idi ve nihayet burada Kilikya Ermenileri devleti kurmak ve kontrol etmek istiyorlardi. Tabii ki size ozgurlugunuzu kim verirse onun sonsuza kadar dostu olursunuz, bu bakimdan Fransizlar basarisiz da olsalar Ermenistan-Fransa dostlugu asla bitmez ve bitmeyecek. Hatta bugunku Turkiye' nin Turk devletleri haricinde ebedi bir dostunun olmayisi, adeta Kurtulus Savasi' ni nasil tek basina verildiginin bir kaniti gibidir. 

Fransizlarin zone of influence (etki bolgesi, bir nevi muhtariyet bolgesi) dedikleri bolge Turkmenlerin ve Araplarin cogunluk ana unsuru oldugu Yahudi-Suryani-Kurt-Rum-Ermeni azinlikli karmakarisik bir bolge idi, bugun Turk Ordusu' nun Suriye sinirini korudugu bolge (Idlib-Kamisli hatti). Bu yuzden Fransizlar burada ne yapacaklarini bilmiyorlardi. Bu yuzden bu bolgedeki nihai hedefleri somurgecilikten baska bir sey olmasa gerek. Britanyalilar ise petrolun nerede oldugunu iyi bildiklerinden Irak ve Filistin bolgesini tamamen kontrolu altina almis ve o bolgeyi somurgesi yapmayi hedeflemisti, bunu Seyh Sait ayaklanmasi sayesinde basarabildiler de. O bolgede Musul-Kerkuk-Erbil-Suleymaniye bolgeleri haricinde Turk nufusu ciddi bir cogunluk olmadigindan Britanyalilarin isteklerini engelleme imkanimiz olmadi. Bu yuzden son 100 yildir bolgede butun petrolu BP cikarir, o zamanlar Seyh Sait yuzunden alamadigimiz Musul-Kerkuk-Suleymaniye-Erbil bolgesi, Irak' in geri kalani ile birlikte bugun Ingiltere' nin zenginliginin ana kaynaklarindan biridir. En azindan bir kismi bizim olmasi gereken petrolu bugun hala Ingiltere cikariyor, isletiyor ve kazaniyor. 

Bolseviklerin ideolojik genislemeci politikasindan korkan doyumsuz Ingiltere, savas oncesinde Ruslara verilen Istanbul' u, Canakkale' yi ve Istanbul' a giden deniz rotasi olan Bati Anadolu kentlerini kendileri tek basina kontrol etmek istedi. Istanbul ve Bati Anadolu' yu sindirmek kolay olmadigindan Ingilizler savasta uydu devlet olarak Yunanlari kullanmayi ve topraklarin bir kismini onlara vermeyi en basindan beri planlamislardi, Megali Idea da buna cok uygundu. Kurtulus Savasi sonrasi isareti alan Yunanistan butun ordusunu Anadolu' ya yigdi, 250 bin civari Yunan askeri geldi ve yerlesti. 3.5 yil Anadolu' da ve Trakya' da isgalci olarak kaldilar (15 Mayis 1919 - 11 Ekim 1922). Inonu Savaslarina kadar butun savaslari kazandilar, Inonu Yunanlarin bize karsi ilk yenilgileri idi ama Yunanlarin ilerleyisini durdurabilecek nitelikte degildi, milletimizin makus talihini yendigimizi gordugumuz ilk savas olmasina ragmen. Bu yuzden Inonu Savasi' ndan sonraki tum savaslari da kazandilar. Fakat o esnada bir sey oldu. Kendi isgalci kuvvetleri yenilen veya basarisiz olan Italya ve Fransa, aslan payini kapan Britanya tarafindan kandirildiklarini nihayet fark ettiler. Inonu Savaslari ilk kez, Ankara Hukumeti' nin kazanabilecegini Italya ve Fransa' ya gostermistir. Aslinda bu bakimdan genc Ismet Inonu, gercekten makus talihimizi yenmek adina ilk devasa adimi atan komutan olmustur. Italyanlar kendi maceralari sona erince onlari kandiran Britanyalilara bir kazik atmak amaciyla bize destek verdiler, Britanyalilari bolgede gormek istemeyen Bolseviklerle birlikte. Fransizlar tarafsiz kalarak Britanya' yi cezalandirmayi tercih ettiler. 

Fakat bu destegin etkileri hemen gorulmedi, ta ki 23 Agustos 1921' de baslayan Sakarya Meydan Muharebesi' ne kadar. Sakarya Savasi aslinda yolun sonu idi, Ankara hukumetinin sonu idi. Yunanlarin Ankara' ya kadar ilerlemesinin sebebi 250 bin askere ragmen direnisin bir turlu sindirilemiyor olusu, yerel halkin soz dinlemiyor olusu idi, Ankara Hukumeti' nin bu direnisi orgutlediginden emindiler. Buyuk Yunanistan' i kurmak icin Kemal' in kenti olan Ankara' yi fethetmek ve Ataturk' u yakalayip idam etmek gerekli idi. Bunun icin Haymana-Polatli cephelerinde 22 gun boyunca kanli catismalar oldu, binlerce askerimiz sehit oldu. Yunanlarin bir ucu Yunanistan' a uzanan silah-cephane ve gida takviye hatlari uzadikca uzadi ve nihayet 22 gunun sonunda yetersiz kaldi. Turk tarihindeki en kritik savasta Yunanlar Ankara' yi fethedemediler, Buyuk Millet Meclisi' ni dagitip Ataturk' u idam edemediler. Mucizevi sekilde geri cekilmek zorunda kalan Yunan Ordusu ilk kez tam anlamiyla durdu. Fevzi Cakmak ve Mustafa Kemal Pasalar ulkeyi ve milleti en cok ihtiyac duyulan noktada kurtarmislardi. Bu saatten sonra Yunanistan caresiz kaldi, ne ilerleyebiliyor ne de geri cekilmeyi iclerine sindirebiliyorlardi. Bu onlara zarar verdi, Britanyalilar da verdikleri yardimin yeterli oldugunu ve daha fazla yardim veremeyeceklerini ilan ettiler. Hatta sirf bu yuzden itilaf devletlerinin kontrol ettigi Istanbul' u isgal etmeyi bile dusundu Yunanlar. Bu esnada Italyanlar ve Fransizlar Ankara hukumeti ile anlasmalar imzalayarak Anadolu' dan sessizce cekilip gittiler, sadece Istanbul' da konuslanmaya devam ettiler. Butun bu olaylar karsisinda Ankara Hukumeti' ne ateskes teklif edildi. Ateskesin kabulu Bati Anadolu' da koskocaman bir Yunan hakimiyetinin kabulu ve mustahkem mevkilerin guclendirilmesi anlamina gelecegi icin Ankara Hukumeti bunu reddetti. Sonraki 6 ay nispeten sessiz gecti. Bu surecte Istanbul' da Mondros ateskesi sonrasi depolara kilitlenen silahlar parca parca kacirilmisti, Istanbul' u isgal eden Britanyalilarin ruhu duymamis, Italyan ve Fransizlar da yol kontrolleri esnasinda silahlari gormezden gelerek yardimci olmuslardi. 30 Agustos' a 40 gun kala savas karari alindi. Ataturk savas oncesi cepheyi iki kez ziyaret etti ve savas planlarini gozden gecirdi, stratejiyi diger komutanlarla tartisti. Cepheye cok yakin bolgede savastan 10 gun once bir futbol maci duzenledik ve bunu izleme bahanesiyle butun komutanlar cephenin yakinlarina gelmis oldular. Ataturk de sanki hic ilgisi yokmus gibi Ankara' da kalmaya devam etti. Hatta gazetelerde bir cay partisi verdigine yonelik sahte haberler yayinlattirdi, bu sayede savas hazirliklari Yunan Ordusu' nun burnunun dibinde buyuk bir gizlilik icinde yapilmis oldu. 

26 Agustos 1922 tarihinde Dumlupinar veya Baskumandan Meydan Savasi basladi. 29 Agustos' ta Yunanistan Anadolu Ordusu' nun 3. buyuk komutani Trikopis esir alindi, Yunan hukumeti sahada olup bitenden o kadar habersiz idi ki, Trikopis esir alindiktan sonra onu Hacianestis' in yerine Anadolu Ordusu' nun baskumandani olarak atadiklarini bildirmeye calistilar. Ertesi gun Yunan Ordusu tamamen dagitilmis ve savasma kabiliyeti tamamen ellerinden alinmisti. O gun 30 Agustos' tu. Ertesi gun Ataturk unlu emri vermisti, "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz' dir. Ileri!" Bu emirle sonraki 10 gun icinde o zaman Akdeniz denen Adalar Denizi' ne (veya Ege Denizi) kadar dusman adeta bir "iti kovalar gibi" kovalandi (Burada verilmek istenen mesaj: Karabag Azerbaycan' dir!). 9 Eylul 1922' de nihayet Yunan taarruzu tamamen sona ermisti. 

Yunanistan Kralligi tamamen yenilmisti, yalnizca Trakya' da birkac tumen askeri kalmisti (birkac 10 bin). Bu sartlar altinda akilli bir insan ne yapar? Tabii ki ateskes imzalamaya calisir. Peki bir deli ne yapar? Istanbul' u isgalden kurtarmaya calisir. 

Biz deli oldugumuzu kanitlamak icin butun kuvvetlerimizi Canakkale-Bursa uzerinden Istanbul' a dogru hareket ettirme karari aldik. Mustafa Kemal Pasa Britanyalilarin "durun, yapmayin" sozlerini tamamiyle duymazdan geliyordu, "Ya Istanbul' u ve Meric nehrine kadar Trakya' yi geri verirsiniz, ya da catismak zorunda kaliriz." dedi. Agustos 26' da Istanbul' da kalacaklarindan %100 emin olan Britanyalilar, su anda korku icindeydiler, Turkiye' yi sayisiz kez topyekun savasla tehdit ettiler. Butun kolonilerine (dunya nufusunun ceyregi) asker yollamalarini emrettiler, Yeni Zelanda haricinde kimse kabul etmedi, savasmaktan bikmislardi. Savasin kapida oldugunu ve isin tatsizlasacagini goren Italyan ve Fransizlar Istanbul' u terk ettiler ve Ingilizler ile Turkleri yalniz baslarina biraktilar. Yunanlarin ordusu olmasina ragmen ne direnci ne de siyasi butunlugu kalmisti, o yuzden Trakya' da isterlerse yarim milyon Yunan askeri olsun, hicbir ise yaramazdi. Turk Ordusu Canakkale sinirinda idi, sehri kusatmak uzereydi. Britanya Imparatorlugu Hukumeti Basbakani Lloyd George ve 2. Dunya Savasi' nin kahramani Winston Churchill Turkiye' ye savas ilan edilmesi karari aldilar, kolonilerden olumsuz cevap geldigi gizlenmesine ragmen ayyuka cikinca Britanya meclisinde kargasa cikti, savas kararini bu sebeple meclisten geciremediler. 23 Eylul' de. yani cay partisinden sadece yaklasik 30 gun, Baskumandan Meydan Muharebesi' nin baslangicindan sadece 27 gun sonra Istanbul Turklerin olmus idi, pratik manada isgal sona ermis idi. Batililar buna Chanak Crisis (Canakkale Krizi) demislerdir. Nihayet 11 Ekim 1922' de Mudanya Ateskes Anlasmasi imzalandi. 8 gun sonra Lloyd George hukumeti bu krizden dolayi guven kaybina ugrayarak dustu, Lloyd George bir daha asla siyasete devam edemedi. Mudanya imzalanana kadar Yunanistan buyuk bir korku icindeydi, cunku ordusu paramparca ve istese Turk Ordusu Selanik' i geri alarak 1. Dunya Savasi' ni bir baska buyuk zaferle bitirebilirdi. Turkiye bunu yapmadi, bunu yapmamasini da Lozan Anlasmasi gorusmelerinde belki 200 kez dile getirdi. Yunanistan' in Ankara hukumeti tarafindan paramparca edilme tehdidi Lozan gorusmeleri boyunca Britanya temsilcisi Lord Curzon' u hep tedirgin etti. Gerizekali Britanyalilar Lozan' a bas temsilci olarak, Sevr Anlasmasi' ni Osmanli devletine imzalattiran Lord Curzon' u tayin ederek Turkleri korkutabileceklerini ve Curzon sayesinde Britanya' nin prestijini masada geri kazanabilecegini zannettiler. Fakat bu oyun Britanya' da oynanmiyordu, Turk topraklarini koruyan Turk askeri, savas yorgunu Britanyalilari hazir kita olarak bekliyordu. Onlar kurt bir siyasetci gonderirken biz de muzaffer komutanlarimizi gondermistik, en basinda da ulkenin makus talihini yenen Ismet Pasa Hazretleri olmak uzere. Lozan gorusmeleri cok uzun ve cok cetrefilli gecti, hatta Turk delegasyonu kapilutasyonlar noktasinda toplantiyi terk edip Ankara' ya dondu. Ikinci Lozan gorusmeleri sonunda nihayet Turk tarafinin temel tezleri kabul edildi, kabul edilmeyenler de cozumsuz birakildi. Lozan 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalandi. 

Ataturk, Turk Ordusu ve Turk Milleti' nin elinden gelen buydu. Elimizden gelen Turk Milleti' nin tarih sahnesinden tamamen silinmesine karsi direnisi kurmak, duzenli orduyu olusturmak, isgali durdurmak, yedi duveli kovmak, kovulduklarini yedi duvele onaylatmak ve Turk bagimsizligini dunyaya duyurmak idi. Lozan imzalandiginda sonuncusu haric hepsi basarilmisti, iste sonuncusu 29 Ekim 1923 Cumhuriyet' in ilanidir. Turkiye Cumhuriyeti' nin kurulusu efsanevi bir gercekliktir, kan ve kahramanlikla yazilan bir gerceklik. Hepimizin 29 Ekim Cumhuriyet Bayrami kutlu olsun!  




7 Aralık 2018 Cuma

Ceviz Ağacı Şiirinin En Gerçek Hikayesi

Ceviz ağacı şiiriyle ilgili şöyle bir hikaye anlatılmakta.

Nazım Hikmet, kaçak ve polis tarafından aranıldığı günlerde sevgilisi Piraye’yle buluşmak ister. Bu sebeple de güvendiği bir arkadaşıyla haber ulaştırır Piraye’ye. Fakat meğer, Hikmet’in arkadaşı sandığı gibi güvenilir değildir. Öyle ki, bu arkadaş polislere ”Nazım Gülhane Parkı’nda, en ulu ceviz ağacının altında olacak” , ”tam 12’de” diye haber uçurur.
Gelgelelim buluşma günü gelip çatar, Piraye’nin hasretiyle yanan Nazım Gülhane Parkı’na gelir. Gelir gelmesine de, her yer polis kaynamaktadır. Derken polislere görünmemek için meşhur ”ceviz ağacı”na tırmanıverir. Nazım ağacın tepesindeyken, sevgilisi Piraye ceviz ağacının altında belirir ve kendisini beklemeye başlar. Polislerse uzaktan Piraye’yi gözetlemekte, Nazım’ın onun yanına gelmesini beklemektedir.
Polisler bir köşede, Piraye ağacın altında, Nazım ağacın tepesinde… Herkes birbirini beklemektedir. Bizim şair ne ağaçtan inebilir ne de sesini duyurabilir sevdasına. Ve çaresiz çıkarıp kağıdını kalemini, şunları, o meşhur şiirini yazar
Bu tamamen uydurmadır. İlk okuduğumda da zaten saçma gelmişti fakat bu uydurma hikaye almış başını gitmiş vaziyette. Çünkü, Piraye ile sevgili oldukları dönem 1930-1935 arasıdır, 1935' te de nihayet evlenmişlerdir. Halbuki Nazım, 1957 yılında yazmış bu şiiri. Eğer şiiri o vakitler yarım bıraktıysa, 1938-1950 arası 13 sene hapisteyken aklına gelmemiş de 22 sene sonra mı tamamlamak aklına gelmiş? Aklıma hiç mi hiç yatmıyor.

Öte yandan Gülhane Parkı' nda 1 tane bile ceviz ağacı yok.

Bu şiirin nerede yazıldığı da bolca çarpıtılmış. Belçika demişler, halbuki Nazım bu şiirin altına okunur şekilde 1 Temmuz 1957, Balçik imzasını atmıştır. Şiirlerini hep böyle imzalar Nazım, tarih ve şehir ekler. Balçik kasabası, Varna-Dobruca civarlarında bir kasaba.

Nazım Bulgaristan' da uzun süreler kalmıştır. Varna, vapurları usulcacık okşadığı yerdir Nazım' ın, daha nice memleket hasreti şiiri yazmıştır Nazım burada (Vapur, Memet, Bor Oteli, Mavi Liman, Ceviz Ağacı, Sofra, Yeşil Biber vb.). Nazım adeta delirmiş gibi memleket hasreti temalı şiirler yazmıştır burada, doyamamış ve kendinden taşmıştır.

Ceviz Ağacı şiirinin memleket hasretinden başka bir şey olmadığını iddia etmek için bazı mantıklı açıklamalar yapmak lazım. Nazım 50'li yılların sonunda Bakü 'de bir konuşma yapar, elimizdeki en kaliteli Nazım Hikmet görüntülerinden biri o videodur. Youtube' da bulabilirsiniz (https://www.youtube.com/watch?v=dVBVptA3JkY). Verdiğim linkin 51. saniyesinde gösterdiği dergide 1958 yazmaktadır. Kiril alfabesiyle Azerbaycan Türkçesi' ne çeviriyi de hesaba katarsak, bir şiirin yazıldığı andan itibaren duyulması-yayılması-basılması-çevrilmesi işleminin 1 yıldan fazla sürmesi gayet olağandır. Ceviz Ağacı' nı okumadan önce "yine memleketim üzerine söylenmiştir (08.04.1958 tarihinde yazılmıştır)" adlı şiirini okumuştur, fakat videoda bu şiiri ezberden mi yoksa kitaptan mı okuduğu anlaşılamamaktadır. Dolayısıyla bu bilgi bize detaylı yorum yapma imkanı tanımıyor. Fakat Ceviz Ağacı şiirini kesinlikle dergiden okuyor. Aynı videoda bu derginin 9. sayısında basıldığını söylüyor Nazım Hikmet. Derginin kalın olması itibariyle, en iyi ihtimalle aylık çıkarıldığını düşünüyorum, böyle bir ürün 1 ayda ancak ortaya konulabilir yani 9. sayı Eylül sayısı olsa gerek. Derginin kenarlarının kırışmış olmasını da hesaba katarak Nazım' ın en iyi ihtimalle 1958 yılının sonunda veya sonrasında Bakü' ye bu toplantı için gitmiş olması lazım. Bu toplantıda da Azerbaycanlı dostlarla tabii ki memleket hasreti üzerine konuşur, şiirler okur. Dolayısıyla bu videoda okuduğu şiirlerin bir seçki halinde memleket hasretini ifade ettiğini düşünmemiz garip kaçmaz. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu videoda okuduğu ilk şiir `yine memleketim üzerine söylenmiştir` iken, ikincisinin memleket hasretiyle ilişkili olması mantığa uyar. İkinci şiir de "Ceviz Ağacı" dır.

Benim bu şiirin anlamı-çözümlemesiyle ilgili fikrim ise şu şekildedir:
Şair, liman kenti Balçik' te memleket hasretiyle gamlanır iken birden İstanbul' da olduğunu düşler, o esnada fiziken nerede olduğu pek önemli değildir. O kendince İstanbul' dadır. Ve kendini yakıştırdığı yer olarak Gülhane Parkı' nı seçmiştir. Gülhane Parkı' na da bir ceviz ağacı olmak yaraşır. Eğer ağaç olursa hem İstanbul hasretini giderecek, hem de polisten yana bir kaygı duymayacak. Gülhane Parkı' ndaki cevizde İstanbul' u, memleket hasretini ve kendi özgürlüğünü bulmuştur Nazım. Haydi, şiiri bir kere de bu duygularla okuyun:

Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz, 
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda, 
Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz. 
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında. 

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. 
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl. 
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril, 
Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil. 
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var. 
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a. 
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım. 
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u. 
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım. 

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. 
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Balçik - 01.07.1957

Son olarak belirtmek gerekir ki,
Uydurmaya bayılıyoruz, bu çok kötü bir milli huy. Uydurduğumuz hikayeler bilinmeyen olayları açıklama güdüsünden kaynaklandığı için, en akla yatmayan ve en pespaye olanlar. Halbuki bilinmeyene erişmek için araştırma yapmak tek yoldur. Fikrimce çoğu zaman bir yanlışı düzeltmek yeni bir doğru ortaya koymaktan daha zor oluyor, fakat birileri yanlışları düzeltmeli.

Sevgiler.
07.12.2018, New Haven






8 Ekim 2018 Pazartesi

10 adımda eğitim nasıl bulunur? (1 Yıllık Plan)

Ülkemizin eğitim kadar temel bir probleminin olması üzücü. 2002' den önce "eksikleri giderilebilir" noktada olan eğitimin 16 yılda sıfır noktasına gelmesi daha da üzücü. Sorunlara odaklanmak sorunu  çözmediği için çözüme yönelik önerilerimi söyleyeceğim.

İlk maddeler gerekli şartları içermekle beraber aşağı yukarı şöyle bir yol haritası izlenebilir (parantez içinde gerekli süreyi tahmin etmeye çalıştım):

1) Eğitim işi maalesef ancak MEB+Cumhurbaşkanı yönetiminde çözülebilir.

2) Gerekli maddi destek sınırsızca sağlanmalı.

3) Eğitimin düzelmesi için tepeden tırnağa eğitimin düzelmesini istememiz lazım. İktidar, niyetini sözle ifade etmekle yetinmeyip her türlü manevi desteği vermeli.

4) Çözüm üretmeden önce çözümlerin uygulanacağı konusunda söz alınması lazım. Çözüm ne olursa olsun cayma yok!

5) Bakanlık bünyesinde 1 yıl süreli "Eğitimi Bulma Olağanüstü Birimi" (EBOB) oluşturulmalı ve bakanlıkta her kademedeki en iyi kişiler seçilmeli ve bu olağanüstü kriz grubu oluşturulmalı. Bu grup faaliyetlerinde her türlü atama, görevde yükseltme, soruşturma, kovuşturma gibi bozucu etkilerden arındırılmalı. Faaliyetlerini gerçekleştirirken her türlü bilgiye erişimi sağlanmalı. Bu birim gerekli yapılanmasını oluşturmalı ve iş planını hazırlamalı. (2 ay)

6) Bu birim ülke çapında faaliyet gösteren tüm kaliteli eğitimcilerin listesini çıkarmalı. Çözümlerin tespiti üzerine yalnızca eğitim konusunda faaliyet göstermiş "gerçek uzmanlardan" (GU) kapsamlı raporlar alınmalı. Seçilen eğitimcilerin bütün görevlerine ara vermesi sağlanıp bu işe konsantre olmaları istenmeli. (2 ay)

7) Raporlardaki önerilere göre 4-5 adet eğitimi bulma senaryosu oluşturulmalı. Bu senaryolarda adım adım hangi aşamaların uygulanacağı ayrıntılı biçimde yazmalı. (3 ay)

8) Bu senaryolar "gerçek uzmanlara" (GU) postalanmalı ve onlardan geri bildirim toplanmalı. (1 ay)

9) Raporlar geri bildirimleri göz önünde bulundurarak güncellenmeli ve her bir senaryo için GU' lar toplantıya çağrılmalı. GU' lardan her bir senaryo için projeksiyon yapmaları ve genel-özel tartışmalar yapmaları istenmeli ve raporlar oluşturulmalı. En sonunda ise her bir simülasyon puanlanmalı. (3 ay)

10) En yüksek puanı alan 2 senaryo eğitime alaka duyan fakat profesyonel düzeyde çalışma yapmamış insanlara (toplam 500-1000 kişi) ayrı seanslarda sunulmalı. Bu iki senaryo ayrıntılı  tartışılmalı ve raporlar oluşturulmalı. 3. toplantıda katılımcılardan oylama yapması istenmeli ve en yüksek puanı alan senaryo uygulamaya koyulmalı. Diğer senaryo ise B planı olarak tutulmalı. (1 ay)

Daha iyi bir fikri olan varsa söylesin.

8 Ekim 2018 (Yale)







5 Ekim 2018 Cuma

"Bulma" Konferansı ve Eğitim Sisteminin Gerçek Sorunu

Eğitim konusunda çok düşünüp az söylemek gerek. Önce teşhis;

1) Ülkemizde eğitim berbat durumda.
2) Düzeltilmesi çok zor.
3) Düzeltmek için kimse çalışmıyor.

Teşhis konusunda sayın bakan aynı şeyleri düşünüyor ise hemfikir bile olabiliriz. Yeni bakanın "bulma" konferansı hiçbir şeyi çözmüyor ve çözmemeye devam edecek. Çünkü çözüme odaklı olduklarını iddia etseler de, hala soruna odaklılar, çözüme değil.

Eğitim gibi temel bir şeyi hala arıyorsak öncelikle bundan utanmalıyız. "Bulma" konferansına eğitim konusunda yetkin kişilerin yalnızca birkaçı çağrılmış olsa da bu kişiler aşırı derecede azınlıktaydı.

Özgür Demirtaş, Bilge Demirköz, Sinan Canan, Hikmet Karaman vb. hiçbiri eğitim uzmanı değil. Mehmet Fatih Kaçır, Şeref Oğuz, atanmış rektörler, Kerem Alkin, Enis Doko, Erol Göka, Emrehan Halıcı, Savaş Barkçin, Ümit Meriç, Esra Albayrak, Mim Kemal Öke, Kemal Sayar, Yusuf Baran, Şeref Ateş, Ercan Altuğ Yılmaz, Mikdat Kadıoğlu vb.

"Eğitimde kıyameti koparacaklar!" diye bize sunulan ekip bu. Çoğunun meşgaleleri farklı, eğitim üzerine ancak kahvehanedeki okeyci amcalar kadar sağlam fikirleri var. O halde neden oradalar? "Bu ekibin önemli bir kısmı zaten mütemadiyen orada-burada buluşuyor, bir sefer de eğitim adı altında buluşmuşlar, çok mu?" demiş olabilirsiniz. Twitter' dan katılımcıların neredeyse hepsinin fotoğraflarını görebildik. Gelenlerin hiçbirinin elinde bir tek çanta, klasör, döküman göremedim. Boş gelmişler böyle "önemli" bir toplantıya. Beklentinin ve farkındalığın ne seviyede olduğunu buradan bile anlayabilirsiniz.

Dersine çalışıp gelenler de vardı, ama görün ki ne çalışma! Adı Eğitim Bir-Sen. 36 sayfalık döküman hazırlamışlar. "Bulma" konferansıyla ilgili okuyacak başka bir şey olmadığı için baştan sona okudum. Tam bir Hezeyan-Sen. Bu sarı sendika, bilim temelli bir eğitim verilmesine kökten karşı. Değer-Ahlak-Din-Etik dörtgeni bizi kurtaracakmış. Cumhuriyet dönemi eğitim sistemi baştan aşağı yanlış demek istiyorlar. Mevcut sistem öğretmenlere tartışmalı teoriyi öğretiyormuş. Onlara göre imam hatipleri kurtarmanın tek yolu ise geleni geçeni imam hatiplere zorla yollamak imiş. "Katılmıyorum kendilerine" diyerek kibarlık etmeyeceğim. Söyledikleri her şey baştan başa saçmalık!

Öğretmenlere ise bir dokun, bin ah işit. Çoğu atanamamaktan şikayetçi, kiminde karı-koca ayrı, kimisi de haklı olarak Almanca dersine Almanca bilen bir öğretmenin girmesini istiyor. Aslında bütün bu sorunların temeli nedir biliyor musunuz?

Ülkemizde hiçbir alanda özgürlüğün olmayışı.

Okullar özgür yapılar olmalı. Öğretmen müdürün baskısını, öğrenci öğretmenin baskısını, müdür ise milli eğitim müdürlüğünün baskısını hissetmeden geniş şekilde faaliyet göstermeli. Biz insanlara neleri yapmaları gerektiğini değil, istediklerini yapabileceklerini öğütlemeliyiz. Esnek müfredat ve çalışma saatleri bile öğretmenlerin güvenini yerine getirmeye yeter. Kendine güvenen öğretmen, faydalı öğretmendir.

"Bulma" konferansı en temel haklarımızı bile bulabilecek bir kompozisyonda değil. Bu yazıyı yazmak ve yayınlamak için 1 ay bekledim. MEB eğitimi "bulma" sempozyumunu yapalı 1 ay oldu, ortada hiçbir şey yok. Fakat üzgünüm görünen o ki, elimiz ve zihnimizdekiler de kaybolup gidecek!

Ne dersiniz?


5 Ekim 2018, Yale.

23 Ağustos 2018 Perşembe

Berkin kim? (Gezi Olayları)

Poliste kask, tabanca, cop ve kalkan. Ve son teknoloji şiddet makineleri. Polis onca saattir uykusuz, polis kızgın, polis ırkçı, polis cahil, polis beklemede...

Derken polis saldırıyor, gaz fişeğiyle yakarken su tazyiki ile söndürüyor. Telsiz sesleri ve köşeye sıkışmış toplum parçaları ve yitip giden bir çocuk.

Devlete göre karşılarındaki bir anarşi, Sovyet' in acı hediyesi, Amerikan kışkırtması veya devlet düşmanları.

Az Söz

Çok okudum, hep yazdım.
Aklıma düştü, siliverdim.
Unuttum, beklettim, damıttım,
Süze süze kendimi yittim.

Bir kitap bir cümledir,
Bir tanrı bir masal.
Bir yüzyıl bir saat iken,
Bir var bir yok oldum.

23.08.2018 (Yale)